| |
EVRİMCİ
İDDİALARIN GEÇERSİZLİĞİ
Önceki bölümlerde, evrim teorisinin
geçersizliğini fosil biliminin ve moleküler biyolojinin
ortaya koyduğu delillerle inceledik. Bu bölümde ise,
evrimcilerin teorilerine delil olarak göstermeye çalıştıkları
bazı biyolojik olay ya da kavramları ele alacağız. Bu
konular, hem evrimi destekleyen hiçbir bilimsel bulgu
olmadığını göstermeleri, hem de evrimcilerin ne denli
büyük çarpıtma ve göz boyamalara başvurduklarını gözler
önüne sermeleri açısından önemlidirler.
Varyasyonlar Ve Türler Arasındaki
Aşılmaz Sınırlar
Varyasyon, genetik biliminde kullanılan
bir terimdir ve "çeşitlenme" demektir. Bu genetik olay,
bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların,
birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden
olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde
aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin
izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi
çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu
uzun, kimisinin boyu kısadır.
Türlerdeki
Varyasyonlar Evrim Değildir
Türlerin Kökeni'nde
Darwin iki kavramı birbirine karıştırmştı: Bir
tür içindeki varyasyonlar ve yeni bir türün
oluşumu. Darwin örneğin, köpek türünün içindeki
çeşitliliği gözlemledi ve bu varyasyonların
bir gün başka bir türe dönüşeceklerini düşündü.
Bugün bile evrimciler bir tür içindeki varyasyonları
evrim olarak göstermeye çalışmaktadırlar.
Ancak tür içindeki
varyasyonların evrim olmadığı bilimsel bir gerçektir.
Örneğin, doğada kaç köpek türü olduğu hiç önemli
değildir, çünkü bunların hepsi daima köpek olarak
kalacaklardır. Bir türden diğer bir türe geçiş
kesinlikle meydana gelmeyecektir. |
Evrimciler ise, bir türün içindeki varyasyonları
teoriye delil olarak göstermeye çalışırlar. Oysa varyasyon
evrime delil oluşturmaz, çünkü varyasyon, zaten var
olan genetik bilginin farklı eşleşmelerinin ortaya çıkmasından
ibarettir ve genetik bilgiye yeni bir özellik kazandırmaz.
Varyasyon her zaman genetik bilginin sınırları
içinde olur. Genetik biliminde söz konusu sınıra "gen
havuzu" denir. Bir canlı türünün gen havuzunda bulunan
bütün özellikler, varyasyon sayesinde çeşitli biçimlerde
ortaya çıkabilir. Örneğin varyasyon sonucunda, bir sürüngen
türünün içinde diğerine göre biraz daha uzun kuyruklu
ya da biraz daha kısa ayaklı cinsler ortaya çıkabilir,
çünkü kısa ayak bilgisi de, uzun ayak bilgisi de sürüngenlerin
gen havuzunda vardır. Ama varyasyon sürüngenlere kanat
takıp, tüy ekleyip, metabolizmalarını değiştirip onları
kuşa dönüştüremez. Çünkü bu tür bir dönüşüm canlının
genetik bilgisinde bir artış olmasını gerektirir, fakat
varyasyonlarda böyle bir durum söz konusu değildir.
Darwin, teorisini ortaya
attığında bu gerçeğin farkında değildi. Varyasyonların
bir sınırı olmadığını sanıyordu. 1844'te yazdığı bir
yazısında, "çoğu yazar doğadaki varyasyonun bir sınırı
olduğunu kabul ediyor, ama ben bu düşüncenin dayandığı
tek bir somut neden bile göremiyorum" demişti.1
Türlerin Kökeni adlı kitabında da çeşitli varyasyon
örneklerini teorisinin en büyük delili gibi göstermişti.
Örneğin Darwin'e göre; daha bol süt veren inek cinsleri
yetiştirmek için farklı inek varyasyonlarını çiftleştiren
hayvan yetiştiricileri, sonunda inekleri başka bir canlı
türüne dönüştüreceklerdi. Darwin'in, bu "sınırsız değişim"
fikrini en iyi ifade eden ise, Türlerin Kökeni adlı
kitabında yazdığı şu cümleydi:
Bir ayı cinsinin doğal
seleksiyon yoluyla giderek daha fazla suda yaşamaya
uygun özellikler elde etmesinde, giderek daha büyük
ağızlara sahip olmasında ve sonunda bu canlının dev
bir balinaya dönüşmesinde hiçbir zorluk göremiyorum.2

AYILAR BALİNALARA DÖNÜŞEBİLİR
Mİ?!...
Darwin, Türlerin
Kökeni adlı kitabında, balinaların yüzmek için
çabalayan ayılardan evrimleştiğini iddia etmişti!
Bunun nedeni, Darwin'in bir canlı türü içindeki
değişimleri sınırsız sanmasıydı. 20. yüzyılın
bilimi, hayal gücüne dayalı bu evrimci senaryoları
geçersiz kıldı.
|
Darwin'in bu denli iddialı örnekler
vermesinin nedeni, içinde yaşadığı yüzyılın ilkel bilim
anlayışıydı. 20. yüzyıl bilimi ise, canlılar üzerinde
yapılan benzeri deneyler sonucunda "genetik değişmezlik"
(genetik homoestatis) denilen bir ilkeyi ortaya çıkardı.
Bu ilke, bir canlı türünü değiştirmek için yapılan tüm
eşleştirme (farklı varyasyon oluşturma) çabalarının sonuçsuz
kaldığını, canlı türleri arasında aşılmaz duvarlar olduğunu
ortaya koyuyordu. Yani farklı inek varyasyonlarını çiftleştiren
hayvan yetiştiricilerinin sonunda inekleri Darwin'in iddia
ettiği gibi başka bir türe dönüştürmeleri, kesinlikle
mümkün değildi. Darwin Retried
adlı kitabıyla Darwinizm'in geçersizliğini ortaya koyan
Norman Macbeth bu konuda şöyle yazar:
Sorun
canlıların gerçekten de sınırsız bir biçimde varyasyon
gösterip göstermedikleridir... Türler her zaman için
sabittirler. Yetiştiricilerin yetiştirdikleri değişik
bitki ve hayvan cinslerinin belirli bir noktadan ileri
gitmediğini, hatta hep orijinal formlarına geri döndüğünü
biliriz. Asırlar süren yetiştirme çabalarına rağmen,
hiçbir zaman siyah bir lale ya da mavi bir gül elde
etmek mümkün olmamıştır.3 Hayvan yetiştiriciliği
konusunda dünyanın en önemli uzmanlarından biri sayılan
Luther Burbank bu gerçeği, "bir canlıda oluşabilecek
muhtemel gelişmenin bir sınırı vardır ve bu kanun, bütün
yaşayan canlıları belirlenmiş bazı sınırlar içinde sabit
tutar" diyerek ifade etmektedir.4
Danimarkalı bilim adamı W. L, Johannsen ise bu konuda
şöyle der:
Darwin'in bütün vurgusunu
üzerine dayandırdığı varyasyonlar, gerçekte belirli
bir noktanın ilerisine götürülemezler ve bu nedenle
varyasyonlar 'sürekli değişim'in (evrimin) nedenini
oluşturmazlar.5
Darwin'in Galapagos
adalarında gördüğü farklı ispinozlar da aynı şekilde
evrime delil oluşturmayan bir varyasyon örneğidir. Son
yıllarda yapılan gözlemler, ispinozlarda Darwin'in teorisinin
öngördüğü gibi sınırsız bir değişim yaşanmadığını ortaya
koymuştur. Dahası, Darwin'in 14 ayrı tür olarak belirlediği
farklı ispinoz tiplerinin çoğu, aslında birbirleri ile
çiftleşebilen, yani aynı türün üyeleri olan varyasyonlardır.
Bilimsel gözlemler, hemen her evrimci kaynakta efsaneleştirilerek
anlatılan "ispinoz gagaları" örneğinin, gerçekte bir
"varyasyon" örneği olduğunu, yani evrim teorisine delil
oluşturmadığını göstermektedir. Galapagos Adaları'na
"Darwinistik evrimin kanıtlarını bulmak" için giden
ve adalardaki ispinoz türlerini uzun yıllar boyunca
gözlemleyen Peter ve Rosemary Grant'in ünlü çalışmaları,
adada bir "evrim" yaşanmadığını belgelemekten başka
bir sonuç vermemiştir. 6
Antibiyotik Direnci Ve DDT Bağışıklığı
Evrime Kanıt Değildir
Evrimciler tarafından teorilerine delil
olarak gösterilmek istenen biyolojik olguların biri,
bakterilerin antibiyotik direncidir. Evrim teorisini
destekleyen pek çok kaynak, antibiyotik direncini "faydalı
mutasyonların canlıları geliştirmesine dair bir örnek"
olarak gösterir. Benzer bir iddia, DDT gibi böcek öldürücü
ilaçlara karşı bağışıklık geliştiren böcekler için de
ileri sürülür.
Oysa bu konuda da evrimciler yanılmaktadırlar.
Antibiyotikler, bazı mikro organizmalar
tarafından diğer mikro organizmalara karşı savaşmak
üzere üretilen "öldürücü moleküllerdir". İlk antibiyotik,
1928 yılında Alexander Fleming tarafından keşfedilen
penisilindir. Fleming, küf mantarının (mold), Staphylococcus
bakterisini öldüren bir molekül ürettiğini fark etmiş
ve bu buluş tıp dünyasında yeni bir çığır açmıştır.
Mikro organizmalardan alınan antibiyotikler çeşitli
bakterilere karşı kullanılmış ve başarılı sonuçlar alınmıştır.
Ancak bir zaman sonra bir gerçek fark edilmiştir: Bakteriler
antibiyotiklere karşı zamanla bağışıklık kazanmaktadırlar.
Bunun mekanizması ise şöyle işlemektedir: Antibiyotiğe
maruz kalan bakterilerin büyük kısmı ölmekte, ama bazıları
bu antibiyotikten etkilenmemekte ve bunlar hızla çoğalarak
tüm popülasyonu oluşturur hale gelmektedirler. Böylece
tüm popülasyon, antibiyotiğe dirençli hale gelmektedir.
Evrimciler bu olguyu, "bakterilerin şartlara
uyum sağlayıp evrimleşmesi" olarak gösterme çabasındadırlar.
Oysa olay bu yüzeysel evrimci değerlendirmeden çok daha
farklı gerçekleşmektedir. Bu konuda en detaylı çalışmaları
yapan isimlerden biri, 1997 yılında yayınlanan Not By
Chance adlı kitabıyla tanınan İsrailli biyofizikçi Dr.
Lee Spetner'dır. Spetner, bakteri bağışıklığının iki
farklı mekanizma ile sağlandığını, ama bunların ikisinin
de evrim teorisine hiç bir kanıt oluşturmadığını anlatır.
Bu iki mekanizma:
1) Bakterilerde zaten var olan direnç genlerinin
aktarılması ve
2) Mutasyon sonucunda genetik bilgi kaybına
uğrayan bakterilerin antibiyotiğe dirençli hale gelmesidir.
Spetner, 2001 tarihli bir makalesinde ilk
mekanizmayı şöyle açıklamaktadır:

Evrimcilerin, bakterilerin
antibiyotik direncini evrime delil göstermeleri
bir aldatmacadan ibarettir.
|
Bazı mikro organizmalar,
antibiyotiklere direnç sağlayan genlere sahiptirler.
Bu bağışıklık, antibiyotik molekülünün formunu bozma
veya onu hücreden dışarı atma sayesinde gerçekleşir.
Bu genlere sahip olan organizmalar bunu diğer bakterilere
transfer ederek onlara da bağışıklık kazandırabilirler.
Bağışıklık mekanizması belirli bir antibiyotiğe yönelik
olsa da, pek çok patojenik bakteri... farklı gen setleri
edinmeyi ve çeşitli bakterilere karşı bağışıklık kazanmayı
başarmıştır.7
Prof. Spetner bunun bir "evrim delili"
olmadığını ise şöyle açıklar:
Antibiyotik bağışıklığının
bu şekilde elde edilmesi... evrim için delil oluşturması
beklenen mutasyonlar için bir prototip (örnek) oluşturmaz.
Teoriyi (evrimi) sergileyen mutasyonlar, bakterinin
genomuna bilgi ekleyen genetik değişiklikler değildir;
bu değişiklikler aynı zamanda tüm biokozma (biyolojik
dünyaya) bilgi eklemelidir. Genlerin yatay transferi,
sadece, zaten bazı türlerde var olan genetik bir bilgiyi
dağıtmaktadır.8
Yani ortada bir evrim yoktur, çünkü yeni
bir genetik bilgi ortaya çıkmamakta, sadece zaten daha
önceden var olan bir genetik bilgi bakteriler arasında
transfer edilmektedir.
Bağışıklığın ikinci türü, yani mutasyon
sonucunda ortaya çıkan bağışıklık da bir evrim örneği
değildir. Spetner konuyu şöyle açıklar:
Bazen de bir mikro organizma,
tek bir nükleotidin (DNA basamağının) rastlantısal olarak
yer değiştirmesi sonucunda bir antibiyotiğe karşı bağışıklık
edinir... İlk kez Waksman ve Albert Schatz tarafından
1944'de rapor edilen Streptomisin (Streptomycin), bakterilerin
bu yolla bağışıklık kazanabildiği bir antibiyotiktir.
Ama her ne kadar geçirdiği mutasyon, streptomisinin
varlığı durumunda mikro organizmaya yararlı olsa da,
yine de bu, Neo-Darwinist teori tarafından ihtiyacı
duyulan mutasyon türü için bir örnek oluşturmaz. Streptomisine
bağışıklık sağlayan mutasyonun etkisi ribozomda ortaya
çıkar ve bu mutasyon, antibiyotik molekülü ile ribozom
arasındaki moleküler eşleşmeyi bozar.9
Spetner, bu olayı Not By Chance isimli
kitabında kilit-anahtar ilişkisinin bozulmasına benzetmektedir.
Streptomisin, bir kilide birebir uyan bir anahtar gibi,
bakterilerin ribozomuna yapışır ve bu rizobomu etkisiz
hale getirir. Mutasyon ise ribozomun şeklini bozmakta
ve bu durumda streptomisin ribozoma yapışamamaktadır.
Bu, "bakteri streptomisine karşı bağışıklık kazandı"
gibi yorumlansa da, aslında bakteri için bir kazanç
değil kayıptır. Spetner üstteki satırlarına şöyle devam
eder:
Ortaya çıkmaktadır ki,
(ribozomun yapısındaki) bu bozulma, bir spesifiklik
(belirli bir işe göre özelleşme) azalması, yani bir
enformasyon (bilgi) kaybıdır. Asıl nokta şudur ki, (evrim)
bu gibi mutasyonlar ile sağlanamaz, bu mutasyonlar ne
kadar çok olursa olsun. Evrimin, spesifikliği azaltan
mutasyonlarla inşa edilmesi mümkün değildir.10
Konunun özeti şudur: Bakterinin ribozomuna
isabet eden bir mutasyon, bu bakteriyi Streptomisin'e
karşı dirençli hale getirebilmektedir. Ama bunun nedeni,
mutasyonun ribozomu "bozması"dır. Yani bakteriye bir
genetik bilgi eklenmemektedir. Aksine ribozomunun yapısı
bozulmaktadır, gerçekte bir anlamda bakteri "sakat"
hale gelmektedir. (Nitekim bu mutasyonu geçiren bakterilerin
ribozomunun normal bakterilere göre daha verimsiz olduğu
belirlenmiştir.) Bu "sakatlık", ribozoma yapışacak şekilde
bir tasarıma sahip olan antibiyotiği engellediği için,
ortaya "antibiyotik bağışıklığı" çıkmaktadır.
Sonuçta ortada "genetik bilgiyi geliştiren"
bir mutasyon örneği yoktur. Antibiyotik direncini evrime
kanıt gibi göstermek isteyen evrimciler, konuyu çok
yüzeysel bir biçimde değerlendirmekte ve yanılmaktadırlar.
DDT ve benzeri ilaçlara
karşı böceklerde gelişen bağışıklık için de aynı durum
söz konusudur. Bu bağışıklık örneklerinin çoğunda, zaten
daha önceden var olan bağışıklık genleri kullanılmaktadır.
Evrimci biyolog Francisco Ayala; "böcek zehirlerinin
en kapsamlı türlerine karşı gösterilen bağışıklık, bu
insan-yapımı maddeler böceklere uygulandığında, o böcek
türünün çeşitli genetik varyasyonlarında açıkça vardı"
diyerek bu gerçeği kabul eder.11 Mutasyonla
açıklanan diğer bazı örnekler ise, aynen yukarıda anlatılan
ribozom mutasyonunda olduğu gibi, böceklerde "genetik
bilgi kaybı"na yol açan olgulardır.
Bu durumda bakteri ve böceklerdeki bağışıklık
mekanizmalarının evrim teorisine delil oluşturduğu ileri
sürülemez. Çünkü evrim teorisi, canlıların mutasyonlar
yoluyla geliştikleri iddiasına dayalıdır. Spetner, ne
antibiyotik bağışıklığının ne de bir başka biyolojik
olgunun böyle bir mutasyon örneği göstermediğini şöyle
açıklar:
Makroevrimin ihtiyaç
duyduğu mutasyonlar hiç bir zaman gözlemlenmemiştir.
Neo-Darwinist teori tarafından ihtiyaç duyulan rastlantısal
mutasyonları temsil edebilecek, moleküler düzeyde incelenmiş
hiçbir mutasyonun genetik bilgi eklediği görülmemiştir.
Araştırdığım soru "gözlemlenmiş mutasyonlar, teorinin
destek bulmak için ihtiyaç duyduğu mutasyonlar mıdır"
sorusudur. Cevap "HAYIR" çıkmaktadır.12
Körelmiş Organlar Yanılgısı
Evrim literatüründe uzunca bir süre yer
alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan sonra sessiz sedasız
bir kenara bırakılan iddialardan biri, "körelmiş organlar"
kavramıdır. Ancak bir kısım yerli evrimci, "körelmiş
organlar"ı hala evrimin büyük bir delili sanmakta ve
öyle göstermeye çalışmaktadırlar.
Körelmiş organlar iddiası bundan bir asır
kadar önce ortaya atılmıştı. İddiaya göre, canlıların
bedenlerinde atalarından kendilerine miras kalmış, ancak
kullanılmadıkları için zamanla körelmiş işlevsiz organlar
yer alıyordu.
Bu kesinlikle bilimsel bir iddia değildi,
çünkü bilgi eksikliğine dayanıyordu. "İşlevsiz organlar",
aslında "işlevi tespit edilememiş" organlardı. Bunun
en iyi göstergesi de, evrimciler tarafından sayılan
uzun "körelmiş organlar" listesinin giderek küçülmesi
oldu. Kendisi de bir evrimci olan S. R. Scadding, Evolutionary
Theory (Evrimsel Teori) dergisinde yazdığı "Körelmiş
Organlar Evrime Delil Oluşturur mu?" başlıklı makalesinde
bu gerçeği şöyle kabul eder:

Evrim literatüründe
uzunca bir süre yer alan, ama geçersizliği anlaşıldıktan
sonra sessiz sedasız bir kenara bırakılan iddialardan
biri, "körelmiş organlar" kavramıdır. Darwin
tarafından "körelmiş organ" olarak nitelendirilen
gözdeki yarım ay şeklindeki çıkıntının gözün
temizlenmesi ve nemlendirilmesi işine yaradığı
anlaşıldı.
|
(Biyoloji
hakkındaki) bilgimiz arttıkça, körelmiş organlar listesi
de giderek küçüldü... Bir organın işlevsiz olduğunu
tespit etmek mümkün olmadığına ve zaten körelmiş organlar
iddiası bilimsel bir özellik taşımadığına göre, "körelmiş
organlar"ın evrim teorisi lehinde herhangi bir kanıt
oluşturamayacağı sonucuna varıyorum.13
Alman anatomist R. Wiedersheim tarafından 1895 yılında
ortaya atılan "körelmiş insan organları" listesi, apandisit,
kuyruk sokumu kemiği gibi yaklaşık 100 organı içeriyordu.
Ancak bilim ilerledikçe, Wiedersheim'ın listesindeki
organların hepsinin vücutta çok önemli işlevlere sahip
olduğu ortaya çıktı. Örneğin "körelmiş organ" sayılan
apandisitin, gerçekte vücuda giren mikroplara karşı
mücadele eden lenf sisteminin bir parçası olduğu belirlendi.
Bu gerçek, 1997 tarihli bir tıp kaynağında şöyle belirtilir:
"Vücuttaki timus, karaciğer, dalak, apandisit, kemik
iliği gibi başka organlar lenfatik sistemin parçalarıdır.
Bunlar da vücudun enfeksiyonla mücadelesine yardım ederler."14
Aynı "körelmiş organlar" listesinde yer
alan bademciklerin ise boğazı, özellikle erişkin yaşlara
kadar, enfeksiyonlara karşı korumada önemli rol oynadığı
keşfedildi. Omuriliğin sonunu oluşturan kuyruk sokumunun,
leğen kemiği çevresindeki kemiklere de destek sağladığı
ve küçük bazı kasların tutunma noktası olduğu anlaşıldı.
İlerleyen yıllarda yine "körelmiş organlar" olarak sayılan
timüs bezinin T hücrelerini harekete geçirerek vücudun
savunma sistemini aktif hale getirdiği; pineal bezin
önemli hormonların üretilmesinden sorumlu olduğu; tiroid
bezinin bebeklerde ve çocuklarda dengeli bir büyümenin
gerçekleşmesini sağladığı; pitüiter bezin de birçok
hormon bezinin doğru çalışmasını kontrol ettiği ortaya
çıktı. Darwin tarafından "körelmiş organ" olarak nitelendirilen
gözdeki yarım ay şeklindeki çıkıntının ise gözün temizlenmesi
ve nemlendirilmesi işine yaradığı anlaşıldı.
Körelmiş organlar iddiasında evrimcilerin
yaptıkları çok önemli bir de mantık hatası vardı. Bildiğimiz
gibi evrimciler tarafından ortaya atılan iddia, canlılardaki
körelmiş organların geçmişteki atalarından miras kaldığıydı.
Oysa "körelmiş organ" olduğu söylenen bazı organlar,
insanın atası olduğu iddia edilen canlılarda yoktur!
Örneğin evrimciler tarafından insanın atası olduğu söylenen
bazı maymunlarda apandisit bulumaz. Körelmiş organlar
tezine karşı çıkan biyolog H. Enoch bu mantık hatasını
şöyle dile getirmektedir:
İnsanların apandisiti
vardır. Ancak daha eski ataları olan alt maymunlarda
apandisit bulunmaz. Süpriz bir biçimde apandisit,
daha alt yapılı memelilerde, örneğin opossumlarda
tekrar belirir. Öyleyse evrim teorisi bunu nasıl açıklayabilir?15
Kısacası evrimciler tarafından ortaya
atılan körelmiş organlar senaryosu kendi içinde hem mantık
hataları içermektedir, hem de bilimsel olarak yanlıştır.
İnsanlarda, sözde atalarından miras kalmış olan hiçbir
körelmiş organ yoktur. Çünkü insanlar diğer canlılardan
rastlantılarla türememiş, bugünkü formlarıyla eksiksiz
ve mükemmel bir biçimde yaratılmışlardır.   
-
evrim bölümü indeksi -
1.
Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958,
s. 186.
2.
Charles Darwin, The Origin of Species: A Facsimile of
the First Edition, Harvard University Press, 1964, s.
184.
3.
Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason,
Harvard Common Press, New York: 1971, s. 33.
4.
Norman Macbeth, Darwin Retried: An Appeal to Reason,
s. 36.
5.
Loren Eiseley, The Immense Journey, Vintage Books, 1958.
s 227.
6.
Ayrıntılı bilgi için bkz. Jonathan Wells, Icons of Evolution,
2000, s. 159-175
7.
Dr. Lee Spetner, "Lee Spetner/Edward Max Dialogue: Continuing
an exchange with Dr. Edward E. Max", 2001, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
8.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
9.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
10.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
11.
Francisco J. Ayala, "The Mechanisms of Evolution", Scientific
American, cilt 239, Eylül 1978, s. 64
12.
Dr. Lee Spetner, http://www.trueorigin.org/spetner2.asp
13.
S. R. Scadding, "Do 'Vestigial Organs' Provide Evidence
for Evolution?", Evolutionary Theory, Cilt 5, Mayıs
1981, s. 173
14.
The Merck Manual of Medical Information, Home edition,
New Jersey: Merck & Co., Inc. The Merck Publishing Group,
Rahway, 1997
15.
H. Enoch, Creation and Evolution, New York: 1966, s.
18-19
|