| |
Musul-Kerkük Meselesinin Tarihçesi
Musul Bölgesi, I. Dünya Savaşı sonlarına kadar Batılı
kaynaklarda genellikle, Irak'tan ayrı olarak, yukarı "El-Cezire"
bölgesi içinde gösterilmekteydi. I. Dünya Savaşı'ndan sonra ise
bölge, siyasî sebepler yüzünden, bir başka deyişle İngiltere'nin
menfaatleri gereğince, Irak'ın parçası olarak kabul edildi ve öyle
tanımlandı.
Gerçekte bölge, son bin yıldır Türk egemenliği altında
oldu. Musul, ilk olarak 1055-1056 yıllarında Selçuklu Devleti'ne
bağlandı. Bu tarihten itibaren Türkleşen Musul, I. Dünya Savaşı
sonuna kadar farklı Türk devlet ve beylikleri tarafından yönetildi
ve Türkler tarafından bir vatan toprağı olarak kabul edildi. Osmanlı
Devleti öncesinde bölgede hepsi de Türk devlet ve beylikleri sayılan
Zengiler, Timurlular, Akkoyunlular ve Safeviler hakimiyet kurdu.
Musul, Osmanlı hâkimiyetine ise Yavuz Sultan Selim'in
1514 tarihli Çaldıran Seferi'yle girdi. Kanuni Sultan Süleyman'ın
1534-1535 yıllarında gerçekleştirdiği Bağdat Seferi'yle bu hâkimiyet
perçinlendi. Osmanlı hâkimiyeti ile birlikte Musul; Süleymaniye,
Kerkük ve Musul sancaklarından meydana gelen bir vilâyetin merkezi
oldu. 20. yüzyılın başlarında Musul vilayetinin nüfusu 350.000 civarındaydı.
Yavuz Sultan Selim'in 1514 tarihli
Çaldıran Seferi'ni tasvir eden bir tablo |
Avrupalı sömürgeci devletlerin Musul üzerindeki emelleri
ise, bu bölgenin çok önemli bir petrol yatağı olduğunun anlaşılmasıyla
başladı. Özellikle İngiltere, 1910'lu yılların başından itibaren,
gerek petrol kaynakları gerekse Hindistan yolu açısından taşıdığı
stratejik yol nedeniyle Irak'ın geneline ve özellikel de Musul vilayetine
göz dikti.
I. Dünya Savaşı, Avrupalı sömürgeci devletlerin hayallerini
gerçekleştirmeleri için büyük bir fırsat oldu. Henüz savaş devam
ederken İngiltere ve Fransa, gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması
ile Ortadoğu'yu bölüşmüşler, Irak'ın İngiliz sömürgesi olması karara
bağlanmıştı. Osmanlı İmparatorluğu'nun Almanya safında savaşa katılması,
İngiltere ile Osmanlı'yı Ortadoğu'da karşı karşıya getirdi. İngiliz
saldırısı ile açılan Irak Cephesi'nde, Hindistan'dan gönderilen
İngiliz kuvvetleri Basra'ya çıkarak kısa zamanda Bağdat'a kadar
ilerlediler. Ancak Osmanlı Orduları İngiliz ilerleyişini durdurdu
ve Irak Cephesi'nde önemli başarılar elde etti.
Burada özellikle 1916 yılındaki
Kut'ul-Amer zaferini belirtmek gerekir. Dicle nehrinin kıyısındaki
bu kasaba, İngilizler tarafından ele geçirildikten sonra Halil Paşa
komutasındaki Osmanlı ordusunca kuşatılmış ve İngilizler ağır kayıplar
vererek teslim olmak zorunda kalmışlardır. I. Dünya Savaşı'nın tarihçesini
anlatan bir makaleye göre, bu zafer, "İngiliz ordusunun tarihindeki
en büyük aşağılanmadır. Türkler - (ve onların müttefiki olan) Almanya
- içinse, çok önemli bir moral takviyesi olmuş ve Ortadoğu'daki
İngiliz etkisini tartışılmaz bir biçimde azaltmıştır."1
Bu zaferin en önemli yönlerinden biri ise, bölgedeki Arapların hepsinin
İngilizlere karşı Osmanlı ordusunun yanında yer almış, hatta bazılarının
çatışmaya katılmış olmasıdır. Kut'ul-Amer, Osmanlı'nın Türk olmayan
Müslüman tebasının, Osmanlı'ya sadakatini gösteren çok önemli bir
tarihsel gerçektir ve tüm Arapların Osmanlı'ya ihanet ettikleri
yönündeki asılsız söylemi geçersiz kılmaktadır.
| |
I. Dünya Savaşı'nda yenik düşen Osmanlı
Devleti ile Müttefikler arasında ateşkes görüşmeleri Ekim
1918'de Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda bulunan Agamemnon
zırhlısında başladı. 30 Ekim 1918'de Müttefikleri temsilen
İngiliz amiral Arthur Calthorpe ile Osmanlı heyeti arasında
imzalanan antlaşma çok ağır maddeler içeriyordu.
Yanda antlaşmayı imzalayan Osmanlı heyeti. Önde solda Rauf
Bey (Orbay), yanında müsteşar Reşat Hikmet, arkada sağda
heyetin kalbi Ali Bey (Türkgeldi), Tevfik Bey ve Bahriye
yaveri Sait Bey görülmektedir.
|
Osmanlı orduları, Irak cephesindeki bu büyük başarıya
rağmen, savaşın son iki yılında geri çekilmek zorunda kaldı. Ancak
Irak'ın kuzeyini yine de başarıyla korudu. 30 Ekim 1918'de Mondros
Mütarekesi imzalandığı sırada Ali İhsan (Sabis) Paşa 6. Ordu Kumandanı
olarak Musul'da bulunuyordu. İngilizler ise ani bir işgal hareketi
ile Musul'a egemen olmak istiyorlardı.
Mondros Mütarekesi'ni imzalayan hükümette
sadrazam olan Ahmet İzzet Paşa, Ankara'yla iyi ilişkiler kurmak
istedi. Mustafa Kemal de bu deneyimli komutana, her dönemde
saygı gösterdi, diğer komutanlardan ayrı tuttu. Resimde ortada
Ahmet İzzet Paşa ve Mustafa Kemal 1917'de Diyarbakır'da. |
Mütareke'nin yürürlüğe girdiği andan (31
Ekim 1918 günü, saat 12.00'de) itibaren, 6. Ordu birlikleri batıdan
doğuya doğru Rakka, Miyadin, Telâfer, Dibeke, Çemçemal, Süleymaniye
hattı üzerinde yer alıyordu. İngiliz kuvvetleri ise EI-Hazar, Gayyare,
Altınköprü, Kerkük, Hanikin hattında bulunuyordu.2
Yâni Mütareke'nin imzalandığı gün, Kerkük merkezi hariç, Musul ve
Musul vilâyetinin büyük bir kısmı Osmanlı Ordusu'nun elinde idi. Mütareke
hükümlerine göre bölgede bulunan bütün kuvvetlerin yerlerinde kalmaları
gerektiği halde, İngiliz kuvvetleri buna uymadılar. İlerlemeye devam
eden İngilizler, l Kasım'da Hamamalil'e girdiler. Buradan Musul'u
işgal edecekleri tehdidinde bulunarak Türk kuvvetlerinin Musul şehrinden
5 km. kuzeye çekilmelerini istediler. Ali
İhsan Paşa, İngilizler'in bu talebini Sadrazam'a bildirdi. Bir seri
telgraf görüşmeleri sonucunda Sadrazam, Ali İhsan Paşa'ya 8 Kasım
tarihli telgrafı ile, kan dökülmesini engellemek için, 15 Kasım
günü şehrin boşaltılması emrini verdi. Ali İhsan Paşa, bu emre uygun
olarak 10 Kasım'da Musul'u İngilizlere terk etti, ordu karargahı
ile birlikte Nusaybin'e doğru çekildi.3
Kısacası Musul, Mütareke hükümlerine ve uluslararası
savaş kurallarına aykırı bir şekilde işgal edildi. Misak-ı Milli'ye
göre güney sınırlarının tesbiti meselesinde Mütareke'nin yürürlüğe
girdiği andaki ordumuzun fiili durumunun temel bir kıstas olarak
dikkate alınması, bu nedenle son derece haklı ve önemli bir karardır
ve İngiliz olup-bittisine karşı milli haklarımızı korumak anlamına
gelmektedir.

Kerkük'ten bir görünüş |
Misak-ı Milli, son Osmanlı Meclis-i Mebusan'ı tarafından
28 Ocak 1920 tarihli gizli oturumda kararlaştırıldı. Misak-ı Milli'nin
birinci maddesi, Türkiye'nin güney sınırlarını belirliyordu. Bu
maddede şöyle yazılıydı:
"Osmanlı Devleti'nin özellikle Arap çoğunluğunun
yerleşmiş olduğu (30 Ekim 1918 günkü Mütareke yapıldığı sırada)
düşman ordularının işgali altında kalan bölgelerin geleceğinin,
haklarını serbestçe açıklayacakları rey sonucu belirlenmesi gerekir;
söz konusu mütareke çizgisi içinde din, soy ve amaç birliği bakımlarından
birbirlerine bağlı olan, karşılıklı saygı ve özveri duyguları besleyen
soy ve toplum ilişkileri ile çevrelerinin koşullarına saygılı Osmanlı-İslâm
çoğunluğunun yerleşmiş bulunduğu kesimlerin tümü ister bir eylem,
ister bir hükümle olsun, hiçbir nedenle birbirinden ayrılamayacak
bir bütündür".
Buna göre mütareke hattı esas alındığında Musul, Kerkük
ve Süleymaniye'nin ve diğer tarafta Hatay bölgesinin Anadolu'nun
ayrılmaz bir parçası olduğu açıktı.
Mütareke anında Türk Ordusu'nun Gayyare'de bulunduğu
gerçeği tüm kaynaklarca kabul edilmektedir. Sadece Kerkük sancağı
31 Ekim tarihi itibariyle İngiliz kuvvetlerinin eline geçmiş olarak
gösteriliyorsa da Nejat Kaymaz, General Sedat Doğruer'in eserine
dayanarak "Kerkük'ün de savaşın durması gereken saatten sonra İngilizler'in
eline geçmiş olabileceği" ihtimalinin kuvvetle muhtemel olduğuna
işaret etmektedir. Aslında bunun bir ihtimal olmadığını, kesin bir
gerçeği ifade ettiğini Mustafa Kemal Paşa'nın tespitlerinden anlamak
mümkündür. Mustafa Kemal Paşa daha Misâk-ı Mîllî ilân edilmeden
önce Ankara'ya gelişinin ertesi günü Ziraat Okulu'nda yaptığı 28
Aralık 1920 tarihli konuşmasında haksız işgali dile getirerek Musul'un
Mütareke anında Türk Ordusu'nun hâkimiyetinde bulunduğunu ifâde
etmiş, İngiliz işgalini İstanbul'un işgalinde olduğu gibi haksız
ve Mütareke hükümlerine uymayan bir teşebbüs olarak değerlendirmiştir.
Ancak İngilizler'in Musul'u işgal etmeleri askeri anlamda
bir statü değişikliğinden başka bir anlam taşımayacaktı. Musul'u
işgal ettiler, fakat bölgeye hâkim olamadılar. Bölgedeki aşiretleri
kontrol altında tutma konusunda başarısız oldular. Kerkük ve Süleymaniye
halkı İngiliz himayesine karşı direnişe geçti. Kürt, Arap veya Türkmen
olsunlar, tüm Müslüman kabileler İngilizler'e vergi vermekte direnmişler,
sık sık İngilizlere karşı eylemler düzenlemişlerdir. Musul halkı,
Ankara'da ilk Meclis'in açılmasıyla güçlenen Millî Mücâdele hareketine
de destek vermiştir. Hatta bölgede bulunan Araplar dahi İngilizler'e
karşı Mustafa Kemal Paşa ile işbirliğine girmişlerdir. Tarihçi Mim
Kemal Öke, İngiliz arşivlerine dayanarak Musul'daki Arap ve Kürtler'in,
İngiliz himayesindeki Kral Faysal'a değil de Anadolu'daki Milli
Mücadele hareketine dayanmayı tercih ettiklerini ifâde etmektedir".
Musul
halkının tüm unsurlarının (Kürt, Türkmen ve Arapların) Osmanlı'ya
ve yeni kurulan Ankara hükümetine karşı gösterdikleri bu sadakat
karşısında Ankara hükümeti de duyarlı davranmıştır. Mustafa Kemal
Paşa'nın 1 Mayıs 1920 tarihinde B.M.M.'nde yaptığı konuşma, Musul
konusundaki düşüncesini ve savunduğu politikayı açık bir şekilde
ortaya koymaktadır:
"Hep kabul ettiğimiz esaslardan
birisi ve belki birincisi olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken,
hudud-u millîmiz, İskenderun'un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka
doğru uzanarak Musul'u, Süleymaniye'yi, Kerkük'ü ihtiva eder. İşte
hudud-u millîmiz budur dedik!"4
Mustafa Kemal Paşa
ve Ankara hükümeti, Musul konusundaki bu kararlılığı Lozan Konferansı'na
kadar olan süre içinde çeşitli vesilelerle gösterdi. İngilizler'in
Ocak 1921'de Erbil ve Revanduz arasında bulunan ve Ankara Hükümeti'ni
destekleyen "Sürücü Aşireti"ne saldırmaları üzerine Mustafa Kemal
Paşa, Millî Müdâfaa Vekâleti'ne çektiği telgrafla Revanduz bölgesine
asker gönderilmesini istedi".5
Bu görev Kaymakam ve Milis Yarbay Özdemir Bey'e verildi. Özdemir
Bey, kuvvetleriyle başlangıçta bölgede oldukça önemli başarılar
elde etti, ancak daha sonra geri çekilmek zorunda kaldı. Özdemir
Bey'in Revanduz'da kazandığı başarı, bölgedeki halk ve aşiretler
üzerindeki nüfuzu Türk Genelkurmayı'nı Musul'un kurtarılması için
bâzı askerî tedbirlerin alınmasına sevk edecekti. Dönemin Genelkurmay
Başkanı Fevzi Paşa 7 Eylül 1922 tarihli yazıyla El-Cezire Cephesi
Kumandanlığından, Musul'a taarruz için gerekli hazırlıkların yapılmasını
dahi istedi.6
İsmet Paşa Ankara Hükümeti adına
24 Temmuz 1923 Salı günü saat 15:09 ile 15:15 arasında Lozan
Barış Antlaşması'nı imzalıyor. |
Görüldüğü gibi Ankara Hükümeti, daha Lozan Konferansı'nın başlamasından
önce Musul'un gerekirse silah yoluyla kurtarılması için İngilizler'e
karşı bir harekâtı göze almıştı. Kuşkusuz Musul halkının tamamına
yakınının işgalci İngilizlere karşı Ankara Hükümeti'nin yanında yer
alması, böyle bir harekatın hem nedeni hem de haklı gerekçesiydi.
Ancak Türk Kuvvetleri'nden bir kısmının Batı Cephesi'ne kaydırılmak
zorunda kalınması ve daha sonra Lozan Konferansı'nın başlaması, bu
düşüncenin gerçekleşmesine engel oldu. Lozan
Konferansı'nda üzerinde en çetin tartışmaların yürütüldüğü konu
ise "Musul Meselesi" oldu. Türkiye için hayatî bir öneme sahip olan
Musul, I. Dünya Savaşı'nın galibi olarak Lozan Konferansı'na egemen
olan İngiltere için de gerek zengin "petrol kaynakları" ve gerekse
"Hindistan yolunun emniyeti" bakımından ele geçirilmesi zorunlu
görülen stratejik ve ekonomik öneme sahip bir bölgeydi. Türkiye
ise, haklı olarak, Misâk-ı Millî'nin vazgeçilmez bir parçası olan
ve üzerinde yaşayan insanların da kendisiyle dil, din, kültür ve
tarih bağlarıyla bağlı olduğu Musul vilayetine sahip olmak istiyordu.
Lozan'a giden Türk heyetinin başında olan İsmet Paşa, gerek T.B.M.M.'de
yaptığı konuşmada gerekse Sapanca'da trende iken gazetecilere verdiği
demecinde Türk heyetinin amacının Misâk-ı Millîyi gerçekleştirmek
olduğunu ısrarla vurgulamıştı.7
Musul meselesi, ilk olarak Lozan Konferansı'nın 23
Ocak 1923 tarihli oturumunda ele alındı. İsmet Paşa Türk tezini
siyasî, tarihî, etnografik, coğrafî, ekonomik ve askerî açılardan
geniş bir şekilde ve son derece tutarlı bir biçimde savundu.
İsmet Paşa'nın bu konuşması incelendiğinde Musul'un
bir Türk toprağı olarak tanımlanmasındaki gerekçelerin yanı sıra
İngiltere'nin ortaya koymaya çalıştığı iddiaları da çürüttüğü dikkati
çekmektedir.
Türk tezinin dayandığı temel noktalardan
biri etnik sebeplerdir. Musul vilâyetinde yerleşik nüfus, 503.000
kişi olarak gösterilmiş, Türk-Kürt ayrımı yapılmaksızın çoğunluğun
Türk olduğu vurgulanmış ve bölgenin Anadolu'dan ayrılamayacağı belirtilmiştir.
İsmet Paşa son resmî Türk istatistiklerine dayanarak Musul'u meydana
getiren unsurları şu şekilde göstermiştir:8
| Türk |
146.960 |
| Kürt |
263.830 |
| Arap |
43.210 |
| Gayri Müslim |
31.000 |
| TOPLAM |
503.000 |
|
İngiliz Heyeti'nin verdiği rakamlar ise şu şekildedir:
| Türk |
65.895 |
| Kürt |
452.720 |
| Arap |
185.763 |
| Hıristiyan |
62.225 |
| Yahudi |
16.865 |
| TOPLAM |
785.468 |
|
Bu rakamlardan anlaşılacağı gibi, Araplarla Müslüman
olmayan grupların Musul vilâyeti nüfusu içinde azınlıkta, Kürtler'le
Türkler'in çoğunlukta olduğunu İngiliz temsilcileri de kabul etmiştir.
İsmet Paşa'nın ortaya koyduğu diğer argümanlar ise şu şekilde özetlenebilir:
- Musul vilâyetinde oturanlar yeniden Türkiye'ye bağlanmayı ısrarla
istemektedirler; çünkü, sömürgeleşmiş bir halk olmaktan çıkarak,
bağımsız bir devletin yurttaşları olacaklarını bilmektedirler.
(Bu, aslında Musul'un Türkiye'ye bağlanmasını gerekli kılan en
önemli değerdir ve günümüz için de geliştirilecek bir "Musul stratejisi"
için en önemli değer olmalıdır.)
- Coğrafî ve siyasal bakımlardan, bu vilâyet, Anadolu'yu tamamlayan
bir parçadır. Musul ancak Anadolu'ya bağlı kalmakla gerçek çıkış
yerleri olan Akdeniz limanlarıyla sıkı ilişki kurabilecektir.
- Hukukî bakımdan hâlâ Osmanlı Devleti'nin bir parçası olan Musul
için İngiltere'nin yapacağı bütün antlaşmaların ve sözleşmelerin
hukukî açıdan hiçbir değeri olamaz.
- Anadolu'nun güney kesimlerini birleştiren yolların kavşak noktası
olan Musul'un ticaret ilişkileri ve bu bölgenin güvenilirliği
bakımından Türkiye'nin elinde olması zorunludur.
- Musul vilâyeti, Türkiye'nin birçok başka parçaları gibi, savaşın
durmasından sonra ve yapılmış sözleşmelere aykırı olarak Türkiye'den
alınmıştır. Bu yüzden, aynı durumda kalmış öteki bölgeler gibi,
Musul'un da Türkiye'ye verilmesi gerekir.

Mustafa Kemal Paşa ve Ankara hükümeti, Musul konusunda oldukça
kararlı bir tutum sergilemiştir. |
Ancak Musul'u elde etmeye kararlı olan İngiliz heyeti
bu gerekçelere karşı çeşitli demagojilerle direndi ve Musul meselesi
konferansın ikinci celsesine bırakıldı. İkinci celse görüşmelerinde
meselenin iyice çıkmaza girmesi üzerine Türk heyeti yeni bir çözüm
önerdi: Plebisit, yani halkoyu. Musul'da bir oylama yapılmalı ve
vilayet halkına Türkiye'ye mi yoksa İngiliz mandası altındaki Irak'a
mı katılmak istedikleri sorulmalıydı. Son derece akılcı, adilane
ve makul olan bu teklif Lord Curzon tarafından kabul edilmedi. Gerekçe
ise oldukça şaşırtıcıydı. Curzon'a göre, bölge halkının oy verme
alışkanlığı yoktu. Bu konuda tecrübe sahibi olmadıklarından plebisitin
amacını anlayamayacaklarını ileri sürdü. Bu samimiyetsiz argüman,
İngilizlerin koruduklarını ve haklarını savunduklarını iddia ettikleri
bölge halkını küçümsediklerini, onlara kendi geleceklerini tayin
etme hakkını kesinlikle tanımadıklarını gösteriyordu. İngiltere,
Musul halkına, dönemin egemen ideolojisi olan Sosyal Darwinizm gözüyle
bakıyor, onları sözde güdülmesi ve İngiliz çıkarları için sömürülmesi
gören "ilkeller" olarak görüyordu.
Plebisit teklifi karşısında Lord Curzon'un ikinci önemli
manevrası Musul meselesinin, I. Dünya Savaşı'nın ardından galip
devletler tarafından kurulan Milletler Cemiyeti'ne havale edilmesi
ve kararın cemiyet tarafından verilmesi teklifiydi. Bu teklif İngiltere'nin
müttefikleri tarafından da desteklenmiştir. Ancak elbette ki bu
istek İngiltere'nin Musul meselesini neredeyse kendine havale etmesi
anlamına geliyordu. Çünkü İngiltere Milletler Cemiyeti'nin kurucusu
ve en güçlü birkaç üyesinden biriydi. Bu kuruluşun İngiliz çıkarlarına
aykırı bir karar vermeyeceği çok açıktı. Türkiye ise Milletler Cemiyeti'ne
üye bile değildi.
Dolayısıyla Türk heyeti İngiltere'nin bu tuzak teklifini
kabul etmedi. Türkiye'nin Musul'dan vazgeçmeyeceğini ifade etti.
Lozan Konferansı'nın sonraki celselerinde de bir gelişme olmadı.
4 Şubat'ta yeni bir barış projesi hazırlayan İngilizler ve müttefikleri
barış görüşmelerinin kesilmesi tehdidinde bulunarak bunu Türk heyetine
kabul ettirmeye çalıştılar. İsmet Paşa bu teklifi kabul etmedi ancak
4 Şubat 1923 tarihinde yazılı bir teklif yaparak Musul meselesini
Türkiye ile İngiltere arasında bir yıl içinde ortak bir anlaşmayla
çözümlenmek üzere konferans programından çıkarılmasını istedi. Görüşmeler
aynı gün sona erdi ve Türk heyeti yurda döndü.

“Hep kabul ettiğimiz esaslardan birisi ve belki birincisi
olan hudut meselesi tayin ve tespit edilirken, hudud-u millîmiz,
İskenderun’un cenubundan (güneyinden) geçer, şarka doğru uzanarak
Musul’u, Süleymaniye’yi, Kerkük’ü ihtiva eder.
İşte hudud-u millîmiz budur dedik!”
Mustafa Kemal Atatürk |
Kısacası, Lozan Barış Konferansı Musul meselesini çözüme
kavuşturamadan sona erdi. Mesele Lozan Antlaşması'ndan sonra Haziran
1926 tarihine kadar sürüncemede kalacaktı. Üç yıllık bir zaman dilimi
içerisinde mesele önce 19 Mayıs 1924 tarihinden itibaren Haliç Konferansı'nda
ele alınacak, daha sonra Milletler Cemiyeti Meclisi'nde görüşülecek
ve nihayet, Haziran 1926 tarihli Ankara Antlaşması ile neticelenecekti.
Bu sürede yaşanan gelişmeler ise,
aslında Türk tezinin haklı olduğunu gösteriyordu. Musul halkında,
Kürt, Türkmen veya Arap olsun, Türkiye'ye katılma yönündeki eğilimler
ağır basmaya devam etti. Özellikle Kürtlerin Türkiye'ye ve Ankara'ya
olan bağlılığı dikkat çekiciydi. Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, TBMM'de
yaptığı konuşmada, bir Kürt olarak, "Bir insanı ikiye bölmek veyahut
herhangi bir parçasını ayırmak mümkün değil ise, Musul'u Türkiye'den
ayırmak da mümkün değildir" diyerek, bölgede Türkler ve Kürtler
arasında bir ayrılığın olmadığını savunmuştu.9
Uyuşmazlığı gidermek amacıyla 19 Mayıs 1924'de İstanbul'da
İngiltere'yle başlayan ikili görüşmelerde İngiltere'nin Irak lehine
Hakkari üzerinde de hak iddia etmesi üzerine Konferans'tan sonuç
alınamadı. Bunun üzerine İngiltere Musul meselesini 6 Ağustos'ta
Milletler Cemiyeti'ne götürdü.
Türk Temsilciler Kurulu 11 Kasım 1922'de
Lozan'a geldi, fakat konferansın bir hafta ertelendiğini öğrendi.
Bunun üzerine Paris'e geçen İsmet Paşa burada Fransız Başbakanı
Poincare ile görüştü ve değişik toplantılara katıldı. Lozan'a
başdelege olarak katılan İsmet Paşa'nın yanısıra Sağlık Bakanı
Dr. Rıza Nur ve eski Maliye Bakanı Hasan Bey (Saka) delege
olarak katılıyorlardı. Bunların dışında da geniş bir danışman
ve çevirmen topluluğu bulunuyordu. |
Milletler Cemiyeti Musul meselesini
20 Eylül 1924'te görüşmeye başladı. Görüşmelerde Türk tarafı daha
önceki görüşlerinde ısrar ederek Musul'da bir halk oylaması yapılmasını
istediyse de İngiltere bu talebi de daha önce Lozan'da yaptığı gibi
"bölgede yaşayan halkın cahil olduğu ve sınır işlerinden anlamadığı"
gibi küstah bir gerekçeyle kabul etmedi.10
Milletler Cemiyeti, 30 Eylül 1924'te bir soruşturma kurulu kurulmasını
kararlaştırdı. Komisyon başkanlığına da Macaristan'ın eski başbakanlarından
Kont Teleki getirildi. Komisyon Irak'ta incelemede bulunarak Musul
halkının görüşlerine başvuracaktı. Komisyon, çalışmalarını sürdürdüğü
sırada İngilizlerin saldırgan tavırları ve kuzeye doğru yeni toprakları
işgal etmesi, kanlı olayların meydana gelmesine neden oldu. Bunun
üzerine Konsey, 28 Ekim 1924'te bir sınır tanımı yaparak "Brüksel
Hattı" adıyla ve geçici mahiyette bir Türk-Irak sınırı tespit etti.
Soruşturma Komisyonu hazırladığı raporu 16 Temmuz I925'te Cemiyet
Meclisi'ne sundu. Raporda yer alan temel görüşler ana hatlarıyla
şöyleydi:
Brüksel Hattı'nın coğrafî sınır olarak tespit edilmesi,
- Musul vilâyetinde çoğunluğun, sayıları
500 bini bulan Kürtler'den meydana geldiği,
- Kürtler'in Türk ve Arap nüfustan
fazla olduğu,
- 1928 yılında sona erecek olan Irak'taki
manda yönetiminin 25 yıl daha uzatılması,
- Bölgedeki Kürtlere yönetim ve kültürel
haklarının verilmesi kaydıyla Musul'un Irak yönetimine bırakılması,
- Milletler Cemiyeti Meclisi'nin,
bölgenin iki ülke arasında taksimine karar vermesi halinde Küçük
Zap çizgisinin sınır olarak kabul edilmesi,
- Milletler Cemiyeti, Irak'taki manda
yönetiminin uzatılmasını ve Kürtler'e imtiyazlar tanımak suretiyle
bölgenin Irak'a bırakılmasını uygun görmediği takdirde, Musul'un
Türkiye'ye bırakılmasının uygun olacağı,
- İngiltere'nin Hakkari üzerindeki
iddia ve isteklerinin kabul edilmemesi.
Türkiye'nin bu komisyon raporuna itiraz etmesi üzerine,
Konsey, 19 Eylül 1925'te La Haye Adalet Divanı'ndan görüş istedi.
Divan'ın verdiği karar, Milletler Cemiyeti Meclisi'nin işini kolaylaştırır
nitelikteydi. Milletler Cemiyeti Meclisi, Türkiye'nin karşı çıkmasına
rağmen, 8 Aralık 1925'te Divan'ın kararını benimsediğini açıkladı.
Hemen arkasından da 16 Aralık 1925'te Soruşturma Komisyonu Raporu'nu
kabul ederek, Brüksel Hattı'nın güneyindeki toprakların Irak'a bırakılmasını
kabul eden kararını aldı.
Türkiye'nin Milletler Cemiyeti kararına tepkisi büyük
oldu. Ancak dönemin iç sorunları, Türkiye'nin henüz yeni savaştan
çıkmış olması ve uluslararası alanda yalnız konumda bulunması, daha
fazla direnilmesine engel oldu. Türkiye defalarca Musul konusundaki
İngiliz oyunlarını kabul etmeyeceğini açıklamasına rağmen sonunda
mecbur bırakılarak, Cemiyet Meclisi kararına uydu ve 5 Haziran I926'da
yapılan Ankara Antlaşması ile Musul'u Irak'a terketmeyi kabul etti.
Ankara Antlaşması, "sınır, iyi komşuluk ilişkileri
ve genel hükümler" adı ile üç kesim ve toplam 18 maddeden meydana
geliyordu. Antlaşmanın bir ve ikinci maddesi Türk-Irak sınırını
tespit etmiş, 14. madde ise bölgedeki petrol gelirinin %10'unun
25 yıl süreyle Türkiye'ye bırakılmasını öngörmüştü. Ancak Türkiye
daha sonra 500 bin İngiliz lirası karşılığında bu hakkından vazgeçti.
Musul'un Kaybedilişinin Bilançosu
Musul vilayeti, Türkiye'nin
hakkı olmasına rağmen ondan alınmıştır. Bu vilayette yaşayan insanların
da rızasına aykırı olan bu uygulamanın hiçbir siyasi, tarihsel,
hukuksal haklılığı yoktur.
Bu çok açık bir gerçek olduğu için, genç Türkiye Cumhuriyeti
Musul'dan vazgeçmemek için büyük çaba göstermiştir. Büyük Önder
Atatürk, bu konuda son derece ısrarlı ve kararlı davranmıştır. Değişik
tarihlerdeki demeçlerinde Musul'un anavatandan ayrılmaz bir Türk
yurdu olduğunu defalarca vurgulamıştır.
Öyle ki Lozan Konferansı
sonrasında Musul konusunun çıkmaza girmesi, Türkiye'yi, bölgeyi
savaşarak kazanma düşüncesine dahi yöneltmiştir. Konferansın başarısızlığa
uğraması halinde karşılaşılacak güçlükler için o zamanki adı Erkan-ı
Harbiye-i Umumiye Riyaseti olan Savunma Bakanlığı tarafından "çok
gizli" kaydıyla bir harekât planı hazırlanmış, fakat uygulanmamıştır.11
Mustafa Kemal Paşa ve İsmet
Paşa, Musul üzerine bir askerî harekâtı çeşitli zamanlarda müzakere
etmişler, hatta Kâzım Karabekir Paşa'ya Musul'un alınması için teklifte
dahi bulunmuşlardır.12 Tüm
bu askeri operasyon düşünceleri, TBMM hükümetlerinin ve Mustafa
Kemal Paşa'nın Misâk-ı Millînin gerçekleştirilmesi hususundaki hassasiyetinden
ve özellikle de Musul'a verdikleri değerden kaynaklanmaktadır.
Musul'un kaybedilişini hazırlayan gelişmeleri özetlersek,
şöyle bir tablo çıkarabiliriz:
Bu süreçte Türkiye'ye karşı oynanan ilk oyun, Mondros
Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra Kerkük sancağının İngilizler
tarafından haksız işgalidir.
Dicle nehri kenarına kurulmuş olan
Musul'dan bir görünüş
(Eski iç kale yapıları) |
İkinci oyun ise Lozan Konferansı'nda Türk heyetinin
Musul'un Türkiye'ye verilmesi amacıyla sağlam temellere dayanarak
savunduğu mükemmel tezine rağmen, İngiliz baskısı ile Musul meselesinin
sonraya bırakılması ve Milletler Cemiyeti'ne havalesidir.

Yendiklerini sandıkları Türk Milleti'nin yeniden ayağa kalkarak
düşmanlarını püskürtmesi ve haklarını geri istemesi, İngiliz
yönetimini hem şaşırtmış hem de öfkelendirmişti. Resimde,
İstanbul'un işgali sırasında Galata Köprüsünde İngiliz birlikleri
görülüyor. İşgal günlerinde Mustafa Kemal Paşa İslam dünyasına
seslenen bir bildiri yayınlamış ve, "Bu hareket maneviyatı
bozamayacak, kuvvetlendirecektir." demişti. |
Musul meselesinde İngiltere'nin şiddetle direnmesi bölgenin petrol
kaynakları açısından zengin oluşu, stratejik önemi ve İngiltere'nin
imparatorluk yolları üzerinde oluşundan dolayıydı. Bölgenin sahip
olduğu bu özellikler, İngiltere'nin ısrarcı, uzlaşmaz ve baskıcı tutumuna
neden olmuştu. İngiltere'nin ortaya koyduğu bu tavrın bir diğer sebebi
de I920'li yıllarda hâlâ Türk Milleti'nin hayat hakkını tanımak istememesiydi.
Yendiklerini sandıkları Türk Milleti'nin yeniden ayağa kalkarak düşmanlarını
püskürtmesi ve haklarını geri istemesi, İngiliz yönetimini hem şaşırtmış
hem de öfkelendirmişti. İngiltere'nin bu tavrı
karşısında Türkiye'nin dış politika meselesindeki yalnızlığı, Musul'un
kaybedilmesinde öne çıkan önemli bir nedendi. Bu yalnızlık, Milletler
Cemiyeti'nde açıkça görülüyordu. Türkiye, Cemiyet'in üyesi bile
değildi. İngiltere ise asli ve kurucu üyesiydi. Bu yapıdaki bir
kurumdan Türkiye lehine bir kararın çıkması oldukça zordu. Bunun
yanı sıra İngiltere; Irak, Milletler Cemiyeti, Soruşturma Komisyonu
ve dünya kamuoyu üzerinde özellikle propaganda alanında üstün bir
durumdaydı.
Tüm bu tarihçe içinde belki de en önemli olan nokta
ise, Türkiye'nin tam iki kez Musul'da halk oylaması yapılmasını
istemiş olmasıdır. Bu, elbette, Türkiye'nin Musul halkının kendisine
olan sevgi ve bağlılığından endişe duymadığı için ileri sürülmüş
bir tekliftir.
O zamanlardan günümüze miras kalacak bir politika varsa,
o da bu sevgi ve bağlılığı yeniden tesis etmek, Kuzey Irak'taki
insanların kalbini ve zihnini kazanarak, Türkiye'yi bölge itibar,
nüfuz ve etki sahibi bir güç yapmak olmalıdır.
1 "Battles: The Siege of
Kut-al-Amara, 1916";http://www.firstworldwar.com/battles/siegeofkut.htm
2 Türk İstiklâl Harbi I; Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı, Genel Kurmay
Yay., Ankara, 1962, s. 79
3 Mim Kemal Öke; Kerkük-Musul Dosyası, İstanbul, 1991, s. 31
4 Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri; Cilt I, s.74
5 Türk İstiklâl Harbi; Cilt IV, Güney Cephesi, Genel Kurmay Başkanlığı
Basımevi, Ankara, 1966, s. 267 
6 Türk İstiklâl Harbi; a.g.b., s. 282.; Kamuran Gürün; Savaşan Dünya
ve Türkiye, Ankara, 1986, s. 390-391
7 Ali Naci Karacam; Lozan, İstanbul, 1971, s. 63
8 Seha L. Meray; Lozan Barış Konferansı, Tutanaklar, Belgeler, Cilt
I, İstanbul, 1993. s. 345.
9 Suphi Saatçi; Tarihî Gelişimi İçinde Irak'ta Türk Varlığı, İstanbul,
1996, s.160
10 Mehmet Gönlübol-Cem Sar; Olaylar/a Türk Dış Politikası, (1919-1973),
Cilt I, 5. Baskı, A.Ü.S.B.FYay., Ankara, 1982, s.75
11 Kadir Mısıroğlu; Musul Meselesi
ve Irak Türkleri, İstanbul, 1975, s. 108
12 Kâzım Karabekir; Paşaların Kavgası, İstanbul, 1991, s. 279, 283
GİRİŞ
MUSUL-KERKÜK MESELESİNİN TARİHÇESİ
TÜRKMENLER
SONSÖZ
|
|
 |